Kayıtlar

Aralık, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

500 yıl sonra..

mutluluğu kucaklamak için çıktığım yolculuklardan hep eli boş ve hep biraz daha eksilerek döndüm. zaten eksik olan bir şeyleri, biraz daha azaltmaktan biraz daha içini boşaltmaktan başka hiçbir şeye yaramadı çıktığım umut dolu seyahatler. aslında bir yere gittiğim de yok. bedenim bazen bir yerden bir yere gidiyor ama ruhumu bir santim bile yerinden oynatamıyorum. ve her geçen saniye bir kat daha ağırlaşıyorum. maddenin hangi haliyim? var mıyım? varsam, kimim? neden hep olmadığım yerleri özlüyorum? neden, bedenim neredeyse en çok orada değilmişim gibi?
kafamda çözülmeyi bekleyen yaklaşık bir milyar soru var ve ben hayatımın hiçbir evresinde çalışkan bir öğrenci olamadım. hayat denen bu derste, çoktan devamsızlıktan kalmışımdır. feci şekilde yaşadığını anlayamama sorunu var bende.
sevilen biri değilim. eskiden öyle olduğumu sanardım çünkü insanların bana ihtiyaçları vardı. uzun zamandır kimsenin gözbebeklerine uzun uzun bakmadım. uzun zamandır kimsenin kirpiklerinin hareketini seyretmiy…

beklenti..

beş yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz? bunun üzerine bir kaç dakika düşünmenizi istiyorum. eğer gerçek bir ruh hastası değilsek, hepimiz daha mutlu, daha nitelikli, daha olumlu, daha bir şeyli bir hayat temenni ediyoruz. aradığımız aşkı bulacak, istediğimiz koşullarda yaşayacak, dilediğimiz yerlerde dilediğimiz işlerle meşgul olacağız. kendini beş yıl sonra şuan bulunduğundan daha kötü bir durumda gören var mı? bunun tahmininde dahi bulunmak saçma geliyor değil mi? elbette iyi olacağız ya, çünkü neden olmasın..

şimdi biraz düşünelim. beş yıl öncesini düşünelim. neredeydik, neler yapıyorduk, ve beş yıl öncesindeyken beş yıl sonrası için neler hayal ediyorduk. şuan için yani. beş yıl önceki kendinizle bir yüzleşelim bakalım, hayal ettiklerimizin kaçını gerçekleştirebildik. o kırmızı arabayı hangimiz elde edebildik, hangimiz o gözlerine bakmaya çekindiğimiz insanlarla aynı yatakları paylaşabildik. hangimiz süper ligde oynuyoruz, hangimiz dizilerde başrol oyuncusu olduk. -cevabı eve…

şiirler yazıyoruz..

artık bayramlara inanmayacak kadar büyüdük frida.
kirlendik. çocuk değiliz. kimse başımıza yeni papuçlar bırakmıyor.
ve bir şair bozuntusu şöyle diyor konuyla ilgili;
birinin elini öpmenin ona itaat etmek anlamına gelmediği zamanlarındı bayram sabahları..
hak veriyorum..

eskiden mükafatı olan her şeyin şimdi bedelini ödüyoruz.
gri sabahlar dolaşıyor tepemizde. sabahlar tepemizde, geceleri ayaklarımız altına almışız.
ne çok şeyi ayaklarımızın altına alıyoruz, pek az şeyin yeri başımızın üstünde.

geceleri sevmek herkese nasip olmaz diyor tanrı. kimse duymuyor onu. gönderdiği vahiyler, gönderilene pek ulaşmıyor. muzdaribiz.
bazen aşık oluyoruz, bazen nefret ediyoruz, bazen ikisi birden oluyor.
meşguliyetlerimizi kendimiz belirlediğimiz sürece özgürüz. birine aşık olmak da buna dahil, birinden nefret etmek de.

bir şeylerin külünün izi kalmış gömleğimizde, uzanıp silkelemiyoruz.  sert bir rüzgara ihtiyacımız var, şemsiyelerimiz hep tersine dönük.

güzel gözlü çocuklara şiirler yazıyoruz, ok…

bir balkon

bir balkondayım ve yıldızları seyrediyorum.. bütün mevzu bu. öyle pek abartılacak bir yanı yok, yıldızları seyredebileceğiniz sıradan herhangi bir balkon burası. herhangi bir balkon ama öyle alelade bir balkon da sayılmaz aslında. demir parmaklıkların arasından ayaklarımı uzattım ruh halime uygun müzikler dinliyorum. ortamda eğreti duran hiçbir şey yok. buna bitmiş kola şişesi ve yırtılmış cips paketleri de dahil. yıldızlar öyle güzel ki, bu anı yazmasam olmazdı. böyle güzel anlarda hemen kağıda kaleme sarılırım. kimileri fotoğraf çekerek ölümsüzleştirir bu anları, ben, eğer yalnizsam, yazarım genelde. konu hep baska başka yerlere gidiyor olsa da, zihnimdeki ızdıraplar için bir çıkış kapısı olur bu anlar. işte o anlardan birindeyim. şuan bulunduğum sokağın adını sorsanız bilmem. bir kaç yüz metre ötede insanlar gürültü eşliğinde dans ediyorlardı, barlar sokağı diyorlar adına. oraya yakınım.
burada da daha fazla kalamayacağım, yarin sabah gidiyorum. üstelik çantamı da ilk kez geceden h…

abartma deme..

ihtimaller ihtimaller.. kafam hayli karışık, kendi uydurduğum hikayelere inanmaya, onları gerçekmiş gibi yaşamaya başladım. epeydir kafamdaki en belirgin soru işareti sensin ve ben galiba sana bir şeyler anlatmak istiyorum. daha önce duyma ihtimalin olmayan şeyleri anlatmak istiyorum özellikle. bu yüzden güzelliğine falan değinmeyeceğim, klişelerden hoslanmam.
şöyle ifade etmeye çalışayım;

edip canseveri düşün, masmavi bir denizin kıyısına ayaklarını uzatmış, rakısını yudumlarken bir şeyler karalıyor. cemal geliyor sonra, süreya olan. oğlum o öyle olur mu diyor, eksik yazmışsın. değiştiriyor bir kaç yerini şiirin. turgut uyar kumsala uzanmış, kumların gece serinliğini ensesinde hissederek göğü seyrederken bu diyaloğa kulak kabartıyor, n'apiyorsunuz beyler siz sabahtan beri? diye dalıyor mevzuya. kağıda bir göz gezdiriyor, güzel, ama daha iyi olabilir.. başlıyor bir şeyleri silip yeniden yazmaya. bir yandan da gülümsüyor, lan diyor ben bu dallamaya boşuna şiir yazmadım, işte yalnız…

nerden başlasam..

konuya nereden başlayacağımı, nasıl devam ettireceğimi ve ne anlatacağımı bilmiyorum. tek bildiğim bu geceye dair kesinlikle bir şeyler karalamam gerektiği. bu karalamalar, aylar boyu tek başına yürünen yollarda, uyku tutmayan gecelerde, başını cama yaslayıp seyahat ettiğim otobüs yolculuklarında zihnimde tahayyül ettiklerim sonucunda ortaya çıktı.
sonuç ne olursa olsun bu gece, geriye kalan hayatım için bir milat olacak. iyi ya da kötü, bu çok da mühim değil artık. ama kesinlikle bir şeyler değişecek ve bu sabah uyandığımdan farklı uyanacağım.

yaklaşık üç saat sonra yola çıkıyorum.

neden gidiyorum ve neden şimdi? aslında bu soruya yüzlerce farklı şekilde cevap verebilirim ama biraz düşününce, içlerinden en tatmin edici olanı; '' artık kalmak için bir nedenim kalmadı'' demekmiş gibi geliyor. evet tam olarak böyle diyebilirim.. kalmak için bir nedenin yoksa gitmek gerekiyor çünkü. geride kalan yaşamım boyunca hayat bana bunu öğretti. ve gerçekten gitmek istiyorsan eğer,…

çünkü güzelim..

mavi yengeçler tutunuyor iskelenin ayaklarına
çocuklar yosunları kumsala taşıyor
güneş hala tepede, bir şeylere inat yapıyormuş kadar tepede
temmuz ayındayız güzelim
insan bu aylarda kederlenmemeli
insan bu aylarda kederlendi mi gitmeli
ağaçlara, dağlara, çocuklara, kuşlara
insan bu aylarda kederlendi mi gülmeli
gözleri dolu dolu gülmeli
bi çiçek büyütmeli saksıda
bi çiçek daha büyütmeli
yüreğinde
yok dememeli, var etmeli güzelim
insan bu aylarda gitmeli
birini, bir şehri terk eder gibi değil
dalından koparılmış bir çiçek gibi
insan bu aylarda özleyeceği bir şeyler edinmeli kendine
bir ele dokununca heyecan duymalı
bir ele dokunmayı hayal ederken de heyecan duymalı
insan bu aylarda sevdi mi söylemeli güzelim
sonunu düşünmemeli
ki sonunu düşünmek, üzerine doğru gelen güzelliklere sırtını dönmek demektir
geri dönmek, yalnızca yolun sonu eve varacaksa güzel
insan bu aylarda yorulmadan eve dönmemeli
sevmeli güzelim, sevmeli
filmler sevmeli, masallar, rakı sofraları, dost muhabbetleri
insa…

temenni

dört tarafı yalnızlıklarla çevrili bir ülkede yaşıyoruz. hatta yaşadığımız gezegenin de dörtte üçü yalnızlık. fen bilgisi kitaplarında eksik bahsediyorlar. yalnız doğuyoruz, yalnız yaşıyoruz, yalnız ölüyoruz. yaşadığımız süre zarfı içerisinde etrafımızda kalabalıklar oluyor. insanlar, eşyalar.. hiçbir manası olmayan bir sürü madde yığını. son bir kaç haftadır, aylaklık günlerimde -genellikle salı günleri, yapmam gereken bütün işleri askıya alıp, tek başına olmak kaydı ile canımın istediklerini yaptığım güne verdiğim ad- bunun üzerine düşünüyorum. pek bir sonuca varmış değilim ama zaten bir sonuca varma çabam da yok. artık bir şeyleri sonuçlandırmak yerine, o şeyleri anlamaya, yaşamaya çalışıyorum. sonu olduğunu bildiğim şeyleri düşünmek genellikle mutlu etmiyor, içeriği ne olursa olsun.
her neyse, klişe lafları bir kenara bırakalım. insan yalnızca yalnızken olgunlaşabilen bir varlık. mesela, bir bebeğin yürümeyi öğrenebilmesi için etrafında tutunacak hiçbir şeyin olmaması, özgürce düş…

aynı fikirdeysek, aynı kişiyiz..

neden gidemiyoruz?
çünkü bizi gidemeyeceğimize inandırdılar.  ciddi bir gitmenin mümkün olmayacağını ve küçük küçük gitmelerin bile ciddi sorunlara yol açacağına inanmamızı istiyorlar. ve bunu beceriyorlar da.
rutine ve monotonluğa mecbur muyuz? neden her gün aynı saatte uyanmamız gerekiyor?
hiçbir işine yaramayacak şeyleri üretmekle, çoğaltmakla ya da pazarlamakla geçen ömürlerin sonunda salt pişmanlıkla ölüyor insanoğlu. bunun farkına vardığında ise çok geç oluyor. gidecek gücün varken, cesaretini kıracak görevlendirmelere tabii tutuyorlar.  gidecek cesareti bulduğunda ise gücün olmuyor. öyle hissetmen için ellerinden geleni yapıyorlar. dahil olduğun sistemin genel işleyişi dışında bir hamle yaparsan, düzenin bozulur, rahat edemezsin. bu çark böyle gelmiş, böyle işlemek zorunda. bunu dayatıyorlar. başka bir yaşamın, başka türlü bir eskimenin mümkün olmayacağını ezberletiyorlar, özellikle öğrencilik yıllarında. -eskimek, onların yaşamak dedikleri- kariyer planlamaları, sınavlar, sına…

adım yusuf

adım yusuf, bugün size bir arkadaşımın başından geçen enteresan bir olayı anlatacağım.


etraf iyiden iyiye kararmış, grupta azalmalar olmuştu. orada bulunan herkes ortak bir arkadaşın doğum günü vesilesiyle biraraya gelmişti ve g ile ilk kez orada karşılaştık. ne renk olduğuna hala kesin olarak kanaat getiremediğim gözleri, hafif sarı dalgalı saçları.. -genelde bu tarz benzetmeleri iyi yaparım. ama sözkonusu g olunca, kahvehanede akşama kadar ellibir/batak/okey üçlüsü etrafında toplanıp, futbol, siyaset, kadın konuşan emekli amcalara dönüyorum. yoksa o gülerken hafif kısılan gözlerini, bira içerken havaya kalkan burnunu çok rahat bir şekilde bin yüz elli iki sayfa boyunca anlatırdım. edebiyatım iyidir.- birbirini tanıyan herkes bir şekilde dağılmış, kala kala, daha önceden birbirinin adını dahi bilmeyen beş kişi kalmıştık orada. ilginç bir ortam oluşmuştu, bir ara bu konuya değinip gülüştük. boş bira şişesinin tepesine taktığımız mum her geçen dakika biraz daha kısalıyor, kötü espriler…

aklımdan geçen..

yine aklımdan gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler geçiyor. karanlık bir yolda ağır ağır ağır ilerliyorum. attığım her yeni adımda bir öncekini özleyerek.. özlenecek pek bir şey yok, biliyorum. insan her zaman özlenecek şeyleri özlemiyor. malum, garip yaratıklarız. son bir kaç haftadır aşık olmanın eşiğinden dönüyorum. olabilsem ne iyi. ama olamamak da çok dert değil. olmamalı. olmasın diye uğraşıyorum. yoksa, burada uzun uzun gözlerinden bahsedeceğim biri var..

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda, demiş palyaço adlı şiirinde, adını henüz bilmediğimiz bir abimiz. oğlu hayri uyar'ın dediğine göre bu şiir turgut uyar'a ait değil. ama zaten konumuz da bu değil. bir ilan panosunda yüzünüze rastladınız mı hiç? ne büyük lüks. ben bazen aynaya bakarken bile yüzüme rastlayamıyorum. bu yorgun eller, bu çirkin surat, bu eskimiş duygular bana mı ait? bana mı ait kurduğum cümleler? bu gece, emin olmadığımız şeyleri konuşmayalım. mümkün olduğu kadar dürüst olmalıyız birbirimize ka…

otuz gün

onlardan değilim. beni yeryüzüne bağlı tutan köklerim yok. sert bir rüzgarda uçup gidecek gibiyim. yaşamak benim için, sert fırtınalara kapılıp uçup gitmemek çabasından öteye gidemiyor. felaket anlarında sığınılacak evlerin adresini bilmiyorum. özlediğim insanların hepsi çoktan ölü. beklentilerim bu dünyayla bağdaşmıyor. uzun vadeli hayaller kuramıyorum. kısa vadeli hayallerim, ne olur artık sabah olsun, kalibresinde. bunları bana acımanız için yazmıyorum, beni tanımanız için de yazmıyorum; aslına bakarsanız bunları okuyun diye de yazmıyorum. bütün odaları boş bir evin içindeyim günlerdir. etrafa dağılan kıyafetlerden, tozlanmış masalardan, aralıklı duran perdelerden, pencere önündeki kurumuş çiçekten, hemen yanımda duran akoru bozulmuş gitardan başka sohbet edecek kimsem yok. yani kimsem yok derken, gerçekten kimsem yok. hergün duyduğunuz şımarık yalnızlık naralarından değil bu. salt, koyu, gerçek ki ne gerçek bir yalnızlık. kimse gözyaşlarımı duymuyor. mutlu olsam paylaşacak kimsem…

seyrediyor musun?

amansız bir hastalığa kapıldı zihnim. adına anlamak diyorlar. ruhuma batan sivrilikleri törpüleyen gerçeklerle yaşıyorum bu tavan arasında. bir halı, bir yatak, bir vitrin, bir masa. az eşya çok huzur derlerdi, hani?  öyle yokum ki anlatamam. o kadar azım ki kendime, bir başkasını hiç anlatmayayım bile. hoş, anlatsam da kim anlayacak sanki. kurduğum cümleler arka arkaya dizilmiş anlamsız kelime öbeklerinden öteye gitmiyor. hergün sokakta karşılaştığım insanlarla aynı dilde yaşamıyoruz, aynı dilde ağlamıyoruz. yalnızlığımın etrafı uçurumlarla dolu ve tanrı insanları kanatsız yaratıyor. bunun suçlusu ben miyim? felaketlerimin dibini göremiyorum. düşüşlerim süzülerek gerçekleşmiyor artık. çarpa çarpa ilerliyorum zemine doğru ve nedense birileri sürekli eşeliyor zemini, dibe varamıyorum. bunları hakedecek ne yapmış olabilirim diye düşünüyorum. saat üçü ondokuz geçiyor. saat üçü ondokuz geçiyor. şuan geçen tek şey bu. kalıcı yaraları gırtlağımda topluyorum. yutkunduğum kan, zifiri, siyah. gö…

kuşlar..

bir yangının küllerini soluyorum penceremde mavilikler yok göğüs kafesimde kuşlar beslerdim eskiden şimdilerde sokağımdan kediler bile geçmiyor sokaklarda telaşlı yürümek istiyorum çünkü bu biraz da yaşıyorsun demektir geç kalacağım hiçbir yer yok epeydir otobüslerin peşinden koşmuyorum bir savaşta yerle bir olan ordunun gazisi gibiyim saklanmışım da bir ben sağ kalmışım sanki bu yüzleri tanımıyorum, bu sesleri de tanıdığım herkes bir yerlerde gömülü ucu bucağı yok sancılarımın ucu bucağı yok hayal kırıklıklarımın söyle ey ucu bucağı olmayan gökyüzü herkese mavi de, bir tek bana mı grisin? bedenimde kederler ilikli son düğmesine kadar nefes alamıyorum, ama nefessiz de değilim bütün pencerelerden ışık saçılıyor sokağa ben odamda gözlerimi karanlığa alıştırıyorum
bir şeyler anlatacaktım ama bunları değil balkondan son izmariti atıyordum az evvel şahit olduğum manzara yazmaya itti beni, öyle bir yerdeyim ki, 
burada kuşlar cıvıldamıyor, çığlık atıyor

tesbitte hata olmaz..

tesbihte hata olmaz; bu kıyısızlık, beni çok iyi bir yüzücü haline getirdi. iyi bir yüzücü olmanın bir boka yaramadığı derinlikteyim. boğulmamış olmak hayatta kalmaya yetmiyor. yardım çağrısı istemek de nafile. derinlik sarhoşuyum ama her şeyi net hatırlıyorum.
çaresizlikten duvarları yumrukladığım gecelerde güçlendi bileklerim. ışıksız sokaklarda yürümek zorunda kaldığım gecelerde öğrendim karanlıktan korkmamayı. cesaret; korkuya rağmen'liktir. bunu da korkudan bacaklarım titrerken gülümsemek zorunda kaldığım anlarda öğrendim. cesaret, asla korkmamak değildi. korkularının üzerine gidebilmekti, titreyen diz kapaklarına rağmen o karanlık yolu yürümekti, o ateşin üstüne gitmekti sıcaktan gözbebeklerin sızlarken. öyle yaptım. beni yalnız bıraktılar, tekmelediler, çelme taktılar, düşürdüler bile isteye. sırtımda en yakınlarımın ayak izlerini taşıdım yıllarca. tek başıma dolaşmak zorunda kaldım bu sokakları. bütün felaketleri bir başıma sırtladım. kimseye anlatamadığım acılarımı göz kap…

1 Kasım

1 Kasım gecesi bir apartmanın üçüncü kat balkonunda, tamam, dedim. artık ölmeliyim. bedenimdeki acı yoğunluğunun gelebileceği en üst nokta burası. daha ötesi yok bunun. ya kendi canıma kıyacaktım ya katil olacaktım. ikisini de yapamadım. daha cesurca bir şey yapıp, yaşamalıyım, dedim, kendi kendime. bir şey yapmadan, hiçbir şey olmamış gibi yaşamalıyım. -oradan bakınca çok da cesurca bir hareket gibi görünmeyebilir, umarım buna hep oradan bakarsınız.- sabaha kadar uyumadan düşündüm, düşündüm. sağ bileğimdeki kan lekelerine bakıp biraz daha düşündüm. izler bana ait değildi. 49 kiloluk bir bedene sığdırabileceğim maksimum acıyı sığdırdığımı düşünüyordum o gece. kafam patlayacak gibi oluyordu. zihnimde fokur fokur kaynayan bir şeyler kulak zarlarımı tırmalıyordu sanki, özgürlüğüne kavuşmak için. sesler duyuyordum, silüetler görüyordum. karanlıkta beni bekleyen bir şeyler vardı. evde duramadım, sokağa çıktım. sokak köpeklerine sarıldım. kaldırım taşlarına koydum başımı. o gece sigaraya baş…

Maruz Kalmak

aksak atlar gibi geceye koşuyorum. kendimle girdiğim bütün mücadeleleri kaybettim. yarışın galibi çoktan belli. her seferinde sonunculuğumu kanıtlamak için varıyorum bitiş çizgisine.  artık çabalarım alkışı haketmiyor. ölmediğimi kanıtlamak için yürüyorum sokakları. kalabalıklara karışıp ben de sizdenim demek istiyorum. mavi balonlar var elimde, gökyüzü çekiyor içim. iğnelelerle üzerime koşuyorlar.  aynalarda yüzümü yadırgıyorum. uçurumlardan düştüğüm rüyalarla başlıyorum güne. düşmek ne derin kelime. kutsal kitapları yırtarcasına besliyorum nefes alamadığım karanlıkları. haritalarda naaşıma uygun yer bulamıyorum. yollardan geçiyorum. hiçbir yere varmayan yollardan. nefes nefese koştuğum bütün adreslerde kapıda kalıyorum. mutlu son diye bir şey yoktur, diyorum kendi kendime. kendimi, içinde bulunduğum felaketlerden daha kötülerini düşünerek avutuyorum. kuyulardan geçiyorum. bir kuyudan geçmek ne demek bilmeden. yanaklarımdan akan hüznü gömleğime siliyorum. gömleğim kırmızı hüzün ipli…