500 yıl sonra..

mutluluğu kucaklamak için çıktığım yolculuklardan hep eli boş ve hep biraz daha eksilerek döndüm. zaten eksik olan bir şeyleri, biraz daha azaltmaktan biraz daha içini boşaltmaktan başka hiçbir şeye yaramadı çıktığım umut dolu seyahatler. aslında bir yere gittiğim de yok. bedenim bazen bir yerden bir yere gidiyor ama ruhumu bir santim bile yerinden oynatamıyorum. ve her geçen saniye bir kat daha ağırlaşıyorum. maddenin hangi haliyim? var mıyım? varsam, kimim? neden hep olmadığım yerleri özlüyorum? neden, bedenim neredeyse en çok orada değilmişim gibi?
kafamda çözülmeyi bekleyen yaklaşık bir milyar soru var ve ben hayatımın hiçbir evresinde çalışkan bir öğrenci olamadım. hayat denen bu derste, çoktan devamsızlıktan kalmışımdır. feci şekilde yaşadığını anlayamama sorunu var bende.
sevilen biri değilim. eskiden öyle olduğumu sanardım çünkü insanların bana ihtiyaçları vardı. uzun zamandır kimsenin gözbebeklerine uzun uzun bakmadım. uzun zamandır kimsenin kirpiklerinin hareketini seyretmiyorum. uzun zamandır çevremde gelişen hiçbir hareketlilik umrumda değil. şımarık bir varoluş sancısı(!) değil bu anlattıklarım. yetinememe duygusu ya da içi boş bir memnuniyetsizlik değil. memnuniyetsizlik büyük bir lüks benim gibi biri için. çünkü bir şeylerden memnuniyetsiz olabilmek için bile önce bunun değerlendirmesini yapacağın bir şeylere sahip olman gerekir. hiçbir şeyim yok. var olan hiçbir şeyi kendime ait hissetmiyorum. bu oda, bu koltuklar, bu kahve bardağı, köşedeki gitar, ayaklarımı uzattığım masa, yerdeki kopmuş bileklik boncukları, etrafa dağılmış kitaplar, hatta bu cümleleri ruhumdan süzüp sayfalara aktarmamı sağlayan bu eller.. hiçbiri bana ait değil. bazen bir mağaza kabinine girip, bu bedenimi saran ve artık ruhumu aşındıran ve günden güne eskiyerek çirkinleşen, katılaşan, dokunduğum her şeyi boş bir defteri rastgele karalarmışcasına kirleten derimi askıya asıp yenisini giymek istiyorum. hatta biraz daha şanslı hissettirecek bir şey olsa, ruhumu da çıkarıp yenisiyle değiştirebilsem. anneme benim faturamı saklıyor musunuz diye sordum geçenlerde. mizah olsun diye değil, zaten sizin gibi o da ne demek istediğimi anlamadı. ki zaten 24 yıl geçmiş, artık kendime uygun bir ruh bulsam bile beni kimse değişim yapmaz. o ışıklı, dekorlu, neşeli müziklerin çalındığı mağaza duvarlarının hemen arkasındaki depolarda kalsam bile sırıtırım ben. diğerlerini rahatsız eder buruşmuşluğum. jilet bir takım elbisenin altına giyilmiş beyaz spor ayakkabı gibi duruyorum sokaklarda. bulunduğu yerin şeklini alan insanlar hep mutlu. rengarenk giyinip sokağa çıkıyorlar, yağmur için şemsiyeler taşıyorlar yanlarında, lüks yerlerde kahve içmeye bayılıyorlar, aşk filmlerine ve müziklerine de öyle.
çirkinim, aynada yüzüme bakıyorum bazen. en fazla 5 saniyesine tahammül edebiliyorum gördüğüm manzaranın. ben bile kendi suratıma tahammül edemiyorken kim bana niye tahammül etsin? hem geçenlerde birine, sen bile kendini sevmiyorken gelip başka birinin seni sevmesini nasıl bekleyebilirsin ki? diye nasihat vermiştim. ne kadar haklıydım. beni bazen sevdiğini söyleyenler de oluyordu. hatta biri şöyle demişti;
''sen bir kara deliksin, çevresindeki her şeyi içine çekerek kirleten, kendine benzeten bir girdapsın. kimse yanına yaklaşma cesaretini göstermiyor. nediren bunu göze alanlarda sana değil, senin bu çevrende dönüp duran karanlığa aşık. belki o karanlıktan kurtulman için elinden geleni yapacak insanlar var, ama o karanlıktan kurtulup aydınlığa çıktığın zaman onlar da seni eskisi kadar sevmeyecek. buna emin ol. sen bir kara deliksin, hayatın sana biçtiği rol bu. bu durumdan kurtulmanın tek yolu bu hayatı kalbinin atmayacağı şekilde terk etmek. ve senin buna cesaretin olmadığını ikimiz de biliyoruz. bu yüzden, böyle yaşayıp böyle öleceksin, başka yolu yok..''
haklıydı. gerçekten cesaretim yok. sandıkları gibi biri değilim. karanlıktan korkup ışığı açarak uyuduğum zamanlar da oluyor, biriyle gözgöze gelip gözlerimi kaçırdığım zamanlar da. kafamı dünyevi kaygılarla doldurmak istemediğimden, bu dünyayla ve içinde eskiyen insanlarla uzayan diyaloglara girmek istemiyorum. buna sebep olacak her şeyden kaçıyorum. ara sıra karanlıktan korkuyor olmamı, geceleri gördüğüm rüyalara ya da çocukken dinlediğimiz o üç harfli hikayelerine bağlayabiliriz. geri kalan kısmı bahsettiğim sebepten.
kendimi eve kapatıp böyle düşüncelere dalmaktan keyif almıyorum. bunları birinin karşısına oturup anlatmak da istemem. zaten yaşadıklarımı birine anlatsam ya oturup karşımda hüngür hüngür ağlar ya da  'atma amına koyayım ya' diyerek kalkıp gider masadan. karşımda ağlayan insanlar görmek istemiyorum, kimsenin suratını yumruklayıp ağzını burnunu kırmak da istemiyorum. bu eylemi en son yapışımın üzerinden sadece üç gün geçmişken ve sağ elimin üzerinde hala izleri duruyorken üstelik.
bazen bu düşünceler beynimi patlatıp kulaklarımdan taşacakmış gibi hissediyorum. derin bir nefes versem ruhum soluk borumdan uçup gidecekmiş gibi oluyor. iç organlarımı hissediyorum, kalbimin içi kafesine sığmayacak kadar dolu. ve bu doluluk insanı neşelendirecek şeylerden değil.

ve 500 yıl sonra mitoloji kitaplarında mutsuzluk tanrısı olarak yer alacak adım.

Bu blogdaki popüler yayınlar

çitlembik ağacı

beklenti..

bir balkon