çitlembik ağacı

bütün yaşamım, amansız bir hastalığım olduğunu ve bunu er ya da geç bir gün öğreneceğimi bekleyerek geçti. saçma bir kuruntu ya da yersiz bir evham olmaktan uzaktı bu kaygı. yoksa korku mu demeliydim? korku ve kaygı arasındaki tek fark; korkunun sebebi belliymiş, kaygının ki değil. bunu körpeyken girdiğim bir derste öğrenmiştim. bilmek neyi değiştiriyorsa artık, öğretiyorlar.
neyse, ne diyordum. yaşamım erken yaşta öleceğimi düşünerek geçti. evet erken. her ölüm erken ölümdür, gerçekliğini göz önünde bulundurursak, bu düşüncemde haklı çıkacağım kesin.
çok kere kanser olduğumu düşünerek hastane yollarına düştüm. çok gece ölüyorum sanıp, sabahında sadece ''miyalji'' tanısı konulup eve gönderildim. miyalji: kas ağrısı. tıp hastanın şikayetiyle ilgili fizyolojik bir bulguya rastlayamazsa böyle söyleyip geçiştirir genelde. ben de her seferinde kanser olmadığıma hemen ikna olur ve hızlıca iyileşirim. insan inanmak istediği şeylere öyle kolay inanıyor ki...

5 yaşında rakıya 14 yaşında sigaraya başladım. sigara ama, bu tam da sigara değil aslında, karanfilli bu, diyerek yediğim boku meşrulaştırıyorum kendime karşı. yani çabalıyorum. insan on dört yaşında sigaraya başlıyorsa mutlaka geçerli bir nedeni vardır. benim de vardı. birini öldürmekle, sigaraya başlamak arasında gidip geldim bir gece. bu biri, kendim de olabilirdim, orospu çocuğunun teki de olabilirdi. oturup üstüne düşünsem kesinlikle o orospu çocuğunu öldürmek fikrine ikna ederdim kendimi. ama yapmadım. belki de ilk kez, kendim gibi davranmadım ve bir dal sigarayı içime çektim aralıksız. öksürüksüz. sonra bir dal daha. bir dal daha..
halama yirmi yıl boyunca sigarayı bırakması için baskı yapıp, nihayetinde beş yıl önce sigarayı bıraktırmıştım. bunda hastalığının da etkisi vardı tabi ama büyük pay benimdi sanırım. içmeye devam edersen ben de sigaraya başlarım diye tehdit etmiştim. halam da  kırk senelik alışkanlığından vazgeçmişti o cümle karşısında. böyle bir gerçeklik varken, bi gece annem babama ''şu çocuğa bi dal sigara ver orhan'' demişti kanayan bileğime bakarak. o gece ne babam o sigarayı uzattı ne de ben istedim, ama o sahneyi ölsem unutmam. bu satırları da unutmamak adına yazıyorum. o yaranın acısı hiç geçmesin, hep kanasın. hep kanasın ki, bir daha o duruma düşürmeyeyim kendimi..

insan bir kere ölür diyen bütün kutsal kitapları reddettim ben o gece. insan bir kere doğar, defalarca ölür ve artık insanlar ondan umudunu kestiğinde gömülür. ne acı, insanın kendinden umudu kesmiş olması hiçbir anlam ifade etmezken, başkalarının ondan umudu kesmesi bir sürü şeyi değiştiriyor. çevremde hala benden bir şeyler bekleyen, bir şeyler umut eden insanlar var. bu canımı sıkıyor. kendimi derin bir çukura gömesim geliyor bazen. ama bunun için bile üzerime birinin toprak atması gerek. tek başına olmuyor yani.  insan kötülük etmek için bile başka bir insana muhtaç. kendine, dünyaya, insanlara.. muhtaçlıktan ne kadar kaçarsan kaç, sonuç değişmeyecek. bu gece bu farkındalıkla yazacağım.

kendinden umudu kesmek, kesmelerin en acıtanı, en kanatanı. bakın bunu edebi bir şey olarak anlatmıyorum. gayet tıbbi bir terim. insan umut ederek kanserin bile üstesinden geliyor. umut böyle kuvvetli bir şey. umutsuzluk da aynı keskinlikte tabii. o da bir şeyleri değiştirebilir, tersine doğru. bunun için ekstra bir çaba göstermeniz de gerekmez üstelik. bir sigara daha yakar, mahvolan bir şeylerin eşliğinde, aynadan, yalnızca sizin gördüğünüz cansız bedeninizi seyredersiniz. öyle şey olur mu demeyin, olur. bunun kanıtı benim varlığım.

şimdi ben böyle şeyler yazıyorum. birileri de kalkıp okuyor. her ne kadar bunun aksini iddia etsem de, birileri okusun diye yazıyorumdur elbette. çünkü bir yangının yangın sayılması için, dumanlarını birilerinin görmesi gerekir. yani öyleymiş. kanun bu.
öyleyse okuyun. hem yine takdir görecek bir yazı yazmış sayılırım belki, yanaklarımdan süzülemeyen damlalarla. boğazımda düğümlenip nefes almamı güçleştiren bir takım şeyleri öksürmüş olurum buraya. ben bu şekilde, bu gecelerin üstesinden gelme yetimi kullanmış olurum, siz de yine vasat, anlamsız  bir yazıyı okumuş olursunuz.
ya da buna benzer bir şeyler olur. neyse ne işte.

son bir yıl içinde, her gün düzenli olarak görüştüğüm en az ellibeş kişiyi çıkarttım hayatımdan. bu insanlar sosyal çevremin neredeyse tamamını oluşturuyorlardı. bunu zorlanarak yapmadım, somut bir neden aramadım. arasam bulurdum, bunu biliyordum. bu yüzden arama ihtiyacı duymadım. ve gayet keyif aldım bu durumdan. her şey vasattı, artık insan ilişkilerinde vasatı yaşamak istemiyordum.
hem biliyor musunuz, eğer kendiniz inşa ediyorsanız, yalnızlık epey yüksek bir makam. başlarda manzaraya alışmak zor olsa da, alıştıktan sonra hemen her şey aşağıda kalıyor penceresinden bakarken. sahte ve eğreti olan her şey. olmaması, bulunmaması gereken her şey. insanlar, ilişkiler. bir kez geldiğimiz dünyada, herkesten kaçarak yaşamak size mantıklı bir tercih gibi görünmeyebilir. ki bence de öyle zaten. ama bu benim tercihim ve ben tercihlerimde mantık aramam.
niteliksiz bir gülümsemedense, salt bir sızıyı yeğlerim.

hakkımda kimin ne düşündüğü zerre umrumda değil. beni anlamayan, yürüdüğüm yollardan geçmeyen, düştüğüm kuyuların varlığından dahi haberdar olmayan biri benim arkamdan küfür etse ne olur? hayatı boyunca gözlerinin içine bakıp ''sen aşağılık bir adamsın'' bile diyemeyeceği bir adama, arkasından küfretmiş olur en fazla. ben bundan gocunmam. ama mümkünse o mesafede kalsınlar. çünkü ruhum ne kadar ölüyse, bedenim aksine diri. her gün en az bir buçuk saatimi, bir gün bir tehlike anında, kendi adaletimi sağlamam gerekirken bir yumruk daha fazla atabileyim, diye antrenmanlar yaparak geçiriyorum. bunun tek sebebi bu değildir tabi, ama aklımın bir köşesinde bu fikir hep var. ve olmaya devam edecek.

etrafa gülümsüyorum ama yumruklarım sıkılı, kalbim çatık. fiziki bir darbeyle kolay kolay yıkılacak adam değilim. çünkü suratım kaldırımlara yeteri kadar temas etti. nasıl düşülür, nasıl yerle bir olunur, her bir adımını kazıdım zihnime. olmak istemeyeceğim her yerde bulundum, düşmek istemeyeceğim her duruma düştüm. bazen düşürüldüğüm de oldu. hatta genellikle öyle oldu.
ruhumu bedenime gömdüm yıllar önce. bunun anayasada bir yeri yok. devlet kendini öldürenlerle ilgilenmiyor. öldüremeyenlerle hiç.. seni farketmeleri için kötülüğü başkasına yapman lazım. ne güzel adalet...
dedim ya, bedenim ne kadar diriyse, ruhum o kadar ölü. minicik bir kelebeği konduğu daldan uçurmaya yetmeyecek manevi bir silleyle yıkılabilirim. omuzlarım dik, bakışlarım sert, kalbim ağrıyor. ama beni anlamasınlar, bilmesinler düşmüşlüğümü, görmesinler acizliğimi. bu yüzden böyle öfkeliyim.. kimse bana yaklaşmasın, dokunmasın, isteğim sırf bu yüzden. çünkü biri beni tanırsa bütün herkes tanıyacakmış gibi hissediyorum. korkularımı birine açarsam, ki bunu yapabilmeyi her şeyden çok isterdim, bunu aleyhime kullanacaklarını düşünürüm. çocukken de böyle düşünürdüm. aşağıdan yukarıya beş mahalle boyunca benden korkmayan kimseyi bırakmamıştım. yani en azından bana öyle davranıyorlardı. ilkokul, lise yılları da böyle geçti. insanların arasındayken bütün dünya benden korksun istiyor, eve dönünce bir kadının gözlerini, bir çocuğun ağlayışını, büyük kardeimin evlenişini falan düşünüp ağlıyordum. -kimse okumuyorsa yazmış, kimse görmüyorsa ağlamış sayılmıyorsun. dünya böyle bir yer.- saygıyı bu şekilde kazanmayı ilke edinmiştim kendime. bunu sağlayacak başka bir yetim yoktu çünkü. donanımım yoktu. kim ne derse desin, umrumda değildi. şimdilerde umursadığım şeyler değişti belki, ama umrumda olmayan şeyler hala aynı.

sonra, aynalarda kendimle sohbet etmeye alıştıkça büyüdüm. ölmem gerektiği halde ölemediğim gecelerle büyüdüm. beyhude çabalarla duvarları yumruklarken büyüdüm. sokakları yalnız başına yürüyüp, yolculuklara tek başına çıkmaya alıştıkça büyüdüm. yani insanlar buna böyle diyor. büyümek. ne kolay kelime, oysa içinde ne tehlikeler barındırıyor.

büyüdüm. şimdi daha güçlüyüm. insanların görebileceği yerlerde de gözlerim doluyor bazen. ama hala, birinin gözlerinin içine bakarken gözlerimden süzülecek yaşlara engel olmayacak kudrete erişemedim. bir gün olur da bu kalibrede biri olursam, o gün muhtemelen, kendimce dünyanın en rezil, ama totalde dünyanın en mutlu insanı olacağım. onurlu bir mutsuzluğu, rezil bir mutluluğa tercih etmekten bahsetmiyorum. başka bir türlü bir şey bu. benim anlatamayacağım, sizin de anlayamayacağınız türden bir şey. bazı konularda beni anlayabilmeniz için ben olmanız gerekiyor. başka bir yolu yok bunun. bu yüzdendir ki, kendimin en iyi dostu, sırdaşı, ailesi, hatta sevgilisi yine kendimim. bencil, egoist falan diyorlardı böyle insanlara di mi, evet. öyle.

şuan bir psikoloğa görünsem, beni acilen akıl hastanesine yatırmayı düşünür muhtemelen. ne olduğumun farkındayım. ve işte onların antidepresanlarla yaptığını ben kağıtlara dökülerek yapıyorum. tıbbi terimlere gerek yok.
güzel yaşamak için vardır belki, ama rutin ve ortalama bir yaşam için kendimden başka kimseye ihtiyacım yok. güçlü olmak için de öyle. çünkü ben vazgeçmiş bir adamım. ve bu farkındalık bana yenilmezlik kudretini veriyor. vazgeçmiş bir adamı öyle sıradan cümlelerle alt edemezsiniz. yerle bir etmek için onu değil, bulunduğu ortamı yıkmanız gerekir. çünkü zaten yerle birdir o. yere paralel uzanmış birini daha ne kadar düşürebilirsiniz? düşürmek için, önce ayağa kaldırmanız gerekir. o da şu şartlarda biraz zor görünüyor. ben ayağa kalkmayı reddederek, kendimce, dünyanın en güçlü insanı kılıyorum kendimi.
bu yazdıklarım, yaptıklarımın ve yapacaklarımın teminatıdır. bana küfredin. eleştirin. sikimde değil. hiç birinize ihtiyacım olmadığını biliyorum. mutlu olmak için de, mutsuz olmak için de; sevginize de, nefretinize de lüzum yok.

konu nereden nereye geldi diyeceksiniz şimdi. ben de aynı fikirdeyim.
çocukken, her gece allaha dua eder, bir gün işlerin düzeleceğine, hayallerimin gerçekleşeceğine inanırdım. şimdilerde ise her gece böyle şeyler karalıyorum. konu nereden nereye geldi.
ayakta kalmaya çalıştığım günlerden, yeniden düşerim diye ayağa kalkmamak için direndiğim, yardım çağrılarına küfrederek karşılık verdiğim günlere geldik.


1980 kasımımda, bir öğlen vakti, tanrının da buyruğuyla rahatsız etmişim annemi. mavi kapılı, önünde kırık dökük basamakları olan bir gecekondudan bozma devlet hastanesi odasında doğmuşum. o öğlen babam sevincinden eşe dosta kasa kasa bira dağıttıktan sonra, eve dönüp cem karaca plakları dinlemiş. işte o eski yıkık dökük evimizide da, o mavi kapıyı da, o merdivenleri de, çitlembik ağacını da dört sene önce yıktılar. doğumuma sevincinden bira dağıtan babamla öldüğü güne kadar birbirimizin yüzüne bakmadık. hakikaten konu nerden nereye geldi.

Bu blogdaki popüler yayınlar

doğduğum ev

bir balkon